7 Ağustos 2026
Bazı günler vardır.
Saatler geçer, gün biter ama insan günün içinde hiç yaşamamış gibi hisseder. Yapılacak çok şey vardır belki, belki de hiçbir zorunluluk yoktur. Yine de günün sonunda geriye tuhaf bir boşluk kalır. Dinlenmiş değildir. Yorulmuş da değildir. Sanki zaman yaşanmış değil de, yalnızca geçmiş gibidir.
Çoğu insan bu hissi “Zamanımı iyi kullanamadım.” diye tanımlar.
Oysa bazen mesele zamanı kullanamamak değildir. Mesele, zamanla kurduğumuz ilişkinin zayıflamış olmasıdır.
Psikodinamik kuram, insanın yalnızca bugünde yaşamadığını söyler. Geçmiş deneyimlerimiz, bugün verdiğimiz kararları; geleceğe dair beklentilerimiz ise şu anki duygularımızı etkiler. Bu nedenle zihnimiz çoğu zaman bugünden çok başka zamanlarda dolaşır.
Bir yanımız yıllar önce söyleyemediği bir cümleyi tekrar tekrar kurarken, başka bir yanımız henüz yaşanmamış bir ihtimal için kaygılanır. Böyle olunca bedenimiz bugünde kalırken, ruhsal olarak geçmiş ile gelecek arasında gidip geliriz. Bugün ise çoğu zaman sessizce aradan çekilir.
Belki de bu yüzden, bazen bütün gün evde olsak bile kendimizi dinlenmiş hissedemeyiz.
Çünkü ruh dinlenebilmek için yalnızca boş zamana değil, bulunduğu ana temas edebilmeye ihtiyaç duyar.
Zamanla yeniden ilişki kurmak tam da burada başlar.
Bu ilişkiyi kurmanın ilk adımı, zamanı doldurmaya çalışmak değil; zamanın içinde nerede durduğunu fark etmektir.
Kendinize gün içinde birkaç kez şu soruyu sormayı deneyebilirsiniz:
“Şu an gerçekten neredeyim?”
Bu sorunun cevabı “Ofisteyim.” ya da “Evdeyim.” değildir.
Zihnim nerede?
Üç gün önce yaşadığım tartışmada mı?
Yarın olacak toplantıda mı?
Yoksa ilk kez gerçekten şu anda mı?
Bu farkındalık, düşündüğümüzden çok daha güçlüdür. Çünkü insan, ancak bulunduğu yere temas edebildiğinde seçim yapabilir. Aksi hâlde geçmiş otomatik olarak bugünü yönetmeye, gelecek ise bugünün huzurunu tüketmeye devam eder.
İkinci adım ise zamanı performansla eşitlememektir.
Modern yaşam bize sürekli zamanı verimli kullanmamız gerektiğini söyler. Oysa ruhsal açıdan bakıldığında, zamanın değeri yalnızca ne kadar üretildiğiyle ölçülmez. Bazen bir fincan kahveyi acele etmeden içebilmek, yürürken gerçekten yürüdüğünü hissedebilmek ya da bir sevdiğinin yüzüne dikkati dağılmadan bakabilmek de zamanla kurulmuş sağlıklı bir ilişkinin göstergesidir.
Çünkü zaman, doldurulması gereken bir boşluk değildir.
İçinde yaşayabildiğimiz bir deneyimdir.
Ve belki de en önemlisi…
Zamanla kurduğumuz ilişki, kendimizle kurduğumuz ilişkiden bağımsız değildir.
Kendimize sürekli yetişmeye çalışan, kendini sürekli eleştiren ya da kendinden sürekli bir adım önde olmasını bekleyen biri, çoğu zaman zamanla da mücadele eder. Buna karşılık, kendi ihtiyaçlarına kulak verebilen, bazen durabilen, bazen harekete geçebilen biri için zaman rakip olmaktan çıkar; eşlik eden bir akışa dönüşür.
Belki de bu yüzden ihtiyacımız olan şey daha fazla zaman değildir.
İhtiyacımız olan, zamanı kontrol etmeye çalışmak yerine onun içinde kendimize yeniden yer açabilmektir.
Çünkü zaman değişmez.
Ama onunla kurduğumuz ilişki değişebilir. Ve bazen insanın yaşamını değiştiren şey, tam da bu ilişkinin yeniden kurulmasıdır.
Uzman Psikolog Simge ŞİMŞİRLİ